Öğrenmenin yolu artık hikayeleştirmeden mi geçiyor yoksa oyunlaştırmadan mı?

Başarmak için alışılanı aşmak gerek, pandemi bunu çabuk anlamamızı sağladı. Eskisi gibi kitapları açalım, defterlere yazalım devri hemen hemen sona erdi. Hatta podcast dinleyelim, video izleyelim de köhnedi. Şimdi hikayeleştirme ve oyunlaştırma öğrenmenin yeni yolu…


Hakan Türkkuşu

Yönetici | Eğitimci | Konuşmacı


Hikaye bu ya; memleketin birinde bir gün bir pazar kurulmuş, herkes her şeyi satmak için tezgah açmış. Pazarın tek kuralı varmış; yenisini almak için kendindekinden vazgeçmek. Mavi gözleri olsun isteyenler kendi ela, yeşil, siyah ya da her ne renkse kendi gözlerinden vazgeçecekmiş. Sarışın olmak isteyen de siyah, kumral, kızıl artık her ne renkse saçını feda edecekmiş. Pazar çok büyük ilgi görmüş; kilosunu beğenmeyen daha ince beden almış, boyunu beğenmeyen daha uzun boylar arasından istediğini seçmiş. Herkesin mutlu olduğu istediğine kavuştuğu pazarın bitmesine yakın tezgah sahiplerinden biri demiş ki “yahu hiç akıl soran olmadı, sizde oldu mu?” Bir başka pazarcı atılmış, “bana da soran çıkmadı”. Üçüncü, beşinci, onuncu ne kadar pazarcı varsa bu konuşmaya katılmış. Hiçbirine akıl sorulmadığı anlaşılmış. Herkesin kendi aklından vazgeçemediği anlaşılmış.

Bugün de buna pazara benzeyen bir dünya var. Herkesin beğenmediği bir yanı var, ne pahasına olursa olsun onu değiştirmek istiyor. Bunları değiştirenler sayılamayacak kadar olsa da aklını değiştirmek isteyene hemen hemen hiç rastlanmıyor. Çok enteresan bir durum söz konusu.

Okullardaki öğreniciler, öğreticilerininki beğenmiyor. Çalışanlar yöneticilerinin aklına burun kıvırıyor, kendininkine toz kondurmuyor. Çocuklar da ebeveynlerinin söylediklerine itiraz ettileri gibi ne annelerinin babalarının akıllarını beğeniyor ne de fikirlerini. Herkes varsa yoksa “benim aklım, en iyisidir” dünyasında yaşamayı seçiyor.

Bu durum da ister istemez didaktik yaklaşımın neredeyse egemen olduğu eğitim sürecini etkiliyor. Kimse kendisine bir başkasının öğretmesinden hoşlanmıyor, bunu kabul etmiyor. Oysa ortada öğrenilmesi gereken konular var ve bunların önemlice bir bölümü de zamana karşı öğrenilmesi gerekiyor. Şöyle bir düşünün; bir yaşında öğrenilecekler 5 yaşına bırakılabilir mi? İlkokulda okunan konular üniversite yıllarına ertelenebilir mi? İş yaşamının başında edinilecek beceriler profesyonel yaşamın yirminci veya otuzuncu yılına sarkıtılabilir mi?

Hayır...

Hatta kocaman bi’HAYIR!

Günümüzdeki bu tablo öğrenme ve öğretme konularında yepyeni kulvarlar açıyor. Burada karşımıza iki yeni kavram çıkıyor; #hikayeleştirme bunlardan biri #oyunlaştırma ise diğeri.

#Storytelling ya da yaygın adıyla hikayeleştirme, bilgileri hikayeler yoluyla anlatmak, karşıdakine aktarmak demek. Bu yöntem, markaların ürün ve hizmetlerini akılda kalacak hikayeler ile anlatması anlamına da geliyor ve iş dünyasında da hızla yaygınlaşıyor, Hikayeleştirmede karakteri, olay örgüsünü, tema gibi unsurları bir derstekinden ya da reklam içeriğindekinden çok daha baskın olarak görmek mümkün. Bu da bilgi diyorsak öğrenme, ürün ya da hizmet diyorsak marka tercihi anlamına geliyor.

Peki diğer kulvardaki oyunlaştırma, nam-ı diğer #gamification ne? Oyun ile alakalı olmayan bir alanda, söz gelişi aritmetikte, bilginin oyun tasarımlarına entegre edilmesi anlamına geliyor. Öğrenme süreçlerinde en çok karşılaşılan dikkat dağılması meselesinin by-pass edilmesini sağlıyor. Başarının ödüllendirilmesi de sürecin bir sonucu oluyor. Bu yöntem de iş dünyasında da her geçen gün artan bir ilgi görüyor.

Her ikisinin de bugün güçlenmesinin, geleceğe de damga vuracak olmasının sebebi; katılımcıların geri bildirimleri sıklığı ve eksikliklerin hatta boşlukların hemen doldurulabilir olması.

Boşuna demiyorum eğlenerek öğrenmek, öğrenirken eğlenmek gibisi yok diye…